8 Ağustos 2012 Çarşamba

Viyana 2 - Zarif ve Mağrur Şehir



Viyana’da ikinci günümüzün sabahı saat 6’da hızlı bir kahvaltı ile başladı. Kahvaltıya bilhassa değinmek istiyorum, çünkü en çok sıkıntı çektiğimiz konu kahvaltı oldu.  Otelde çeşitli peynirler vardı, ama hiç biri damak zevkimize uygun değildi. Zeytin kesinlikle yoktu, zeytinin olmadığını görünce havaalanında zeytini geçirmek için güvenlikle kavga etmeyi göze alan amcayı (ilk gördüğümüz anın aksine) saygı ile andık. Santorini’de de zeytin krizi yaşamıştık, orada zeytin vardı ama bizim eşek cinsi dediğimiz türdendi, tadı bizimkileri andırmasa da zeytin yemiş gibi olmuştuk. Viyana’da ise hiç yok.  Salam ve benzeri şeyleri domuz ürünleri olabilir diye almadık. Geriye seçenek olarak kruvasan, müsli, tatlı çeşitleri, ve pakette tereyağ, bal, reçel gibi şeyler kalmıştı, bir de yumurta. Eşimin tabağından da görüleceği üzere. Yalnız kahveleri oldukça güzel, her masada 1 termos kahve duruyor tabi alternatif içecekler de yok değil.
Viyana’da 2. Günümüz sabahın erken saatinden akşama kadar Budapeşte’de geçti ancak ona ayrı bir başlık açacağım için burada değinmeyeceğim. Budapeşte’den döner dönmez bir gece önce Bosnalı çocuktan aldığımız biletlerimiz cebimizde (yorgun ve bitik şekilde) konserin olduğu salonu aramaya koyuluyoruz. Bir ara kaybolduk neyse ki yolda bizim gibi (konser salonunu arayan) kaybolmuş başka gruplara da rastlayınca işimiz kolaylaşıyor. Onlar önde biz arkada koşar adım (önümüzdeki insanların en genci 55 yaşındaydı, sanata saygı farklı bir durum) salonu bulup en arkadaki koltuğumuza yerleşiyoruz. Koltuğumuz en arkada olduğu için müthiş şanslı hissediyorum (çocuk bize bileti ilk satmaya başladığında koltuğumuz ortalardaydı pazarlığımız bittiğinde telefonla yeri ayırtırken son iki koltuğun kaldığını söylediklerinde hep beraber şaşırmıştık, çocuk da bu gece erken tükendi demişti belki hafta sonuydu ve turist akını vardı anımsamıyorum).

Üstelik sol tarafım boşluk olduğundan tam ortadan önümde kimse olmadan izlemiş gibiydim. Konser güzeldi, piyanist tam manasıyla çılgındı, şarkı söyleyenler, balerinler ve tabiî ki Mozart parçaları müthişti. Ama asıl güzel olan izlemeye gelenlerdi.  Avrupa halkı bir kez daha ben de hayranlık uyandırdı ve kafamda aynı soruyu canlandırdı, kardeşim bu adamlar nasıl çocuk yetiştiriyor? Evet konser salonuna 3-4 yaşında çocuğu ile gelen vardı. Hiç mi ağlamaz, yaramazlık yapmaz bu çocuklar. Hele bir baba vardı, müthişti adam 1.80 boylarında, zayıf, yakışıklı, kucağında bir erkek çocuğu aynı kendisi. Çocuk bir ara sıkıldı gibi oldu adam onu aldı, kapının oraya götürdü sonra bir baktık ki ağbinin boy boy 4 çocuğu daha var. Şok geçirdim resmen sonra bir baktım meğer eşi de diğer kızların yanındaymış, sıralı bilet bulamamışlar sanırım herkes 2şerliydi. Adam bir kez olsun karısını rahatsız etmedi, çocuğu ile hep kendi ilgilendi. O kadar ilgimi çekti ki konserden çok onu izledim o kadar ki sürekli adamla göz göze geliyordum adam her seferinde mahçup gülümseyen bir yüzle bir oğluna bir bana bakış atarak ne yaparsın işte “çocuk rahatsızlık vermesin” diye der gibiydi.  Bizde böyle kocalar olsa değil 5 çocuk 10 çocuk da doğururduk sanırım. Diğer çocuklara gelince sıkılan çocukları aileleri 2 sıra arasındaki boşluğa yere oturtuyordu çocuklar bundan daha zevk almış gibiydiler. Çünkü boyları kısa olduğundan sandalyelerinden göremiyorlardı. Evet en ufak çocuğun bile koltuğu vardı. Öyle çocuğa kucak muamelesi görmedim. Adamın kucağında ki ufaklık dahil bir tane ağlayan çocuk yoktu ( pes diyorum o kadar ). Konserin sonunda herkesle birlikte biz de ayakta alkışladık alkışlarımız o kadar uzun sürdü ki ekip geri gelip bir parça daha çaldı sonra yine aynını yaptık onlar bir daha geri geldi derken, adamları alkışlayarak yollamaya karar verdik. Ruhumuz dinlendi, beslendi çok da iyi oldu. Ekip Viyana’nın meşhur Flarmoni Orkestrası’ydı ama tabi biz de olduğu gibi ağbi bir imza versene, hadi bir foto çekilelim olayı yoktu. Konser bittiği an tüm izleyenler arkalarına dönüp büyük bir huşu içinde konser salonunu terk etti. Yorgunluğumuz az da olsa geçmiş gibiydi.

Tramvaya binmeye giderken karaltı içinde ışıldayan Karlskirche’i gördüm. Sanırım Viyana’nın en çok bu olayını sevdim. Hiçbir yeri özellikle aramanıza gerek kalmıyor, bir yerlere giderken diğer her yeri buluyorsunuz. Karlskirche Avrupa mimarisinin her yanından etkiler taşıyor çünkü mimarları çok çeşitli(ön giriş Yunan, kolonlar Antik Roma, kubbe Çağdaş Roma kuleler ise Viyana usulü), ve kentin en etkileyici barok yapısı. Kara Veba Avrupa’yı vurduğunda VI. Charles bu illetten kurtulursa bir kilise yapmayı vaad etmiş ve sonunda yaptırmış da, önünde kocaman bir havuzu da var ancak ben çaprazdan çektiğim için (gündüz çektiklerimi bulamadım) yeşillikler havuzu kapatmış. Muhakkak görmeniz gereken yapı Viyana Teknik’in hemen arkası. Görmeden gelmeyin. 3. günün sabahı hedefimiz Hundertwasser House’a ulaşmak.  Yine çok erken bir saatte çıkıyoruz yola üstelik günlerden Pazar o yüzden caddeler bomboş, hava biraz sert ama bir önceki gün olduğu gibi güneş yine bize gülümsüyor. Bu yüzden biz de mutluyuz.  Her zamanki gibi saatini asla şaşmayan tramvaylara biniyoruz. 

Yanlışlıkla bir – iki durak önde iniyoruz ama bu durumu sıkıntı etmiyoruz. Çünkü önümüze yine devasa güzel mi güzel bir kilise çıkıyor. Onu geçtikten sonra rengarenk evleri olan bir sokağa dalıyorum (ilgimi çekiyor çünkü), sonra kırıntıları takip eden çocuk misali etraftaki ilginç yapıların peşine takılıp gitmemiz gereken istikametin tersine doğru (haritaya bakıp terse gittiğimizi anladık ama ip uçlarını takibe devam edip) yürüdük.  

Müze olduğunu anladığımız çok hoş bir yapıya ulaştık hemen önünde fotoğraf çekilmeye başladık, etrafta bizden başka kimse yoktu derken bir Alman amca müzenin karşısındaki arabasına bindi, sonra indi sonra bir şeyler yaptı derken yanımıza gelip “fotoğrafınızı çekebilirim” dedi. O soğukta (sabahın 7si var yok hava sertti) sıcak arabasını bırakıp fotoğrafımızı çekme inceliği göstermesi çok hoşuma gitti. Kocaman bir “thank you” dedik. Adam da mutlu halde “you’re welcome” dedi. Ancak bu kısa süreli mutluluk amcanın nereli olduğumuzu sorması ile son buldu. Türkiyeli’yiz dediğim an adam bize vebalıymışız gibi bakıp arabasına yanaştı. Ama daha sonra üzgün bakışlarıma kıyamamış olacak ki yanımıza gelip “doğusundan mı batısından mısınız?” dedi. Biz de “batısından İstanbul’a yakınız” dedik. Adam belli oluyor zaten dedi, bir iki kelime dert yandı, biz de bazı durumlardan dert yandık. Sonra orta yolu bulup ayrıldık. Adam İngilizce konuşuyor olmamızı bile ilginç buldu. Hiç Türk’e benzemiyorsunuz dedi. Viyana’daki Türk nefretini Viyana’da kaldığımız her gün gördük daha da kötüsü nedenini gördük ki bu inanılmaz üzdü bizi, bu konuyu uzun uzun ayrıca yazacağım. 


Amcayla yaptığımız can sıkıcı konuşmadan sonra gerisingeri Hundertwasser House’a doğru yol aldık. Hundertwasser House’a varınca bizim gibi turist olan bir sürü insanla karşılaştık, bina oldukça şaşırtıcı ama hoş. Bende Gaudi etkisi yarattı. Ama tabiî ki ondan farklı. Viyana’nın sıra dışı mimarı Friedensreich Hundertwasser’ın “Düz Çizgi Tanrısızdır” tavrı, Gaudi’nin “köşesiz eser yapma takıntısı” bu adamları alanlarında büyük isimler yapmış ve yaşadıklar şehre, ülkeye damgalarını vurmalarını sağlamıştır. Hundertwasser House’ın hemen karşısında Hundertwasser Village var, içinde pek çok hediyelik eşya satılan bu küçük yapı bana Hundertwasser House’dan daha şirin geldi. 


Buradan alış veriş yapıp bir kahve içmeden gitmeyin derim. Oldukça şirin bir yer.  Saat 10’a doğru gelirken biz yine Innere Stad denen, Viyana’nın merkezi de olan yere doğru yol alıyoruz. Gerçi ben Belvedere’e gitmek istiyorum tekrar ama bugün için planlarımız da yok, belki öğleden sonra diyoruz. Tramvayla doğru merkeze gidiyoruz ama bu sefer opera binasına yakın inmeyip arkadan dolanıyor ve Viyana Teknik’e yakın iniyoruz. Viyana Teknik’ten önce Karlsriche’e oradan da yürüye yürüye sol tarafta gördüğümüz yeşil bir parka gidiyoruz parka gidiş amacımız tamamen dinlenme amaçlı ayrıca birazcık acıktık gibi öğle yemeği öncesi kahvaltıdan yürütüp peçeteye sardığımız tatlılarımızı yemek istiyoruz. Şansımıza tatlılar muhteşem çıkıyor (lila pastası kıvamındaydı bittik resmen).   














Bu arada resimden de gördüğünüz gibi banklar yan yana koyulmuş, orada oturmuş sohbet ederken yanımızdan çocuklu aileler geçiyor ve ben her çocuğun elinde balon, pamuk şeker, rengarenk çikolatalar, trüfler olduğunu görüyorum. Ve eşime diyorum ki “burada bir şeyler var hadi çocukları takip edelim” ve sonra görüyorum ki oldukça doğru bir karar vermişim. Çünkü bu sefer de kazara Şehir Meclis Binasını ve Noel Kutlamalarının yapıldığı yeri bulmuşuz.  Etraf bayram yeri gibi inanılmaz güzel, her yer insan, satıcı ve süslü ağaçlarla dolu. Üzerlerinde kalp, kardan adam, trafik levhaları olan ağaçlara anlam veremiyorum hatta birinde tren asılıydı. Tabi akşam bunun nedeni ortaya çıkıyor. Viyana beni büyülemeye devam ediyor. İşte bundan bahsediyorum. Yani tesadüfen bir parka giriyorum ve ilginçtir çıt yok, sonra çocukların peşine takılıp koca ağaçların ardına çıkıyorum ve sürpriz koca bir parti yeri. Eşimle buradan epey bir alışveriş yaptık, aileye eşe dosta epey bir hediye aldık, içi boş kalpli kurabiyelerden, sıcak kahveden alıp bir köşede yedik. Bu arada şehir meclis binasının da hakkını yemeyelim tek kelime ile muhteşemdi. (Bu arada bu binanın önünde 1 yıl boyu festival oluyormuş. Aralık sonundan mart sonuna kadar bu bölge kayak merkezine dönüyor, tasarım festivali, caz festivali vs bir sürü şey var). 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder